16 Ağustos 2014 Cumartesi

Kişiye özel akademik kadro açılır - iletişim Tunceli Üniversitesi

Mimarlık ve Şehir Planlama bölümüne aranan "fizik doktoralı, kanser ilaçları üzerinde çalışmış" akademisyen ilanını görünce biraz biraz sinirlendim. Başta çok değildi. Sadece fizikten kansere atlayan (atlanmaz diye düşünmüştüm, tez konusunu görene kadar) sonra onda da dikiş tutturamayıp mimarlığa yönelen kişinin bu umarsızca kendine özel ilan açtırabilmesine sinir olmuştum. Böyle bir kariyer yolunu her önüne gelen tutturamaz değil mi? Binde bir falan olsa gerek... Ve merak ettim, bu tek kişinin kim olduğunu.

Haber Radikalden,
Tunceli Üniversitesi tarafından Mimarlık ve Şehir Planlama bölümü için verilen yardımcı doçentlik ilanında, "fizikçi ve kanser ilaçları konusunda çalışma yapmış olma" koşulu yer alıyor.
Konuyla ilgili pek bilgi vermiyor ama Tunceli Üniversitesi'ne ait Pertek Sakine Genç Meslek Yüksekokulu'na tam olarak Fizik alanında doktora yapmış ve kanser ilaçlarının proteinler ve membranlarla etkileşiminin NMR yoluyla incelenmesi konularında çalışmalar yapmış yardımcı doçent arandığını söylüyor. Konu gayet spesifik, görüldüğü gibi mimarlıkla alakasız. Fizik, mimarlıkla ilişkilendirilebilir. Moleküler etkileşimler, beton ve diğer malzemeler için mimarlıkla ilişkilendirilebilir. Peki neden özel olarak bu konuda doktora yapmış birini arasınlar?

Türkiye'de bildiğim kadarıyla her jüriden geçip kabul gören tez, YÖK'ün veri tabanında başlığı, yayım tarihi, yazarı ve benzeri cüzi bilgilerle -yazar isterse tamamıyla(*)- yayımlanıyor. Veri tabanına erişim kolay: https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tarama.jsp

Üniversite, kişi veya konuyu bilmediğimden, gelişmiş taramada anahtar kelime olarak NMR, kanser ve protein yazdım. İlaç etkileşimlerini anlamak için NMR çok iyi bir yöntem. İlaç-reseptör, ilaç-protein, ilaç-molekül arasındaki kısa süreli/sürekli bağlanmaların nerden olduğunu gösteriyor ki bu da hem ilaçı geliştirme açısından hem de hücrede hangi moleküllerin ne işe yaradığını öğrenme açısından kullanışlı bir yöntem. Bu yüzden pek çok sonuçla karşılaşacağımı düşündüm. Fakat karşıma tek bir isim çıktı: Sibel Korunur.



Tez konusunu 2005'ten beri Fizik bölümünde çalıştığı Dicle Üniversitesi'ndeki kendi CV'sinden alıntılıyorum:

Ne büyük bir rastlantı! Fizik bölümünde, tam olarak haberde bahsedilen konuda doktora yapmış TEK BİR KİŞİ.

Kişiye özel ilan vermek tam olarak illegal mi bilemiyorum ama hiç etik olmadığı kesin. Ayrıca ilan verilerek alınacak kişiyi -bana göre- zavallı gösteriyor. Ancak biri torpil geçip ilan verirse kadro bulabilir, kendi başırna başarısız gibi. Ve etikliğinden ötesi: haksızlık. Belli ki üniversitenin öğretim elemanına ihtiyacı var. Ve eminim ki öğrencilerinin iyiliğini ve okulunun prestijini düşünüyor olsalar-dı en iyisinden seçerlerdi, tanıdık olduğunu için hadi alalım denilecek birini değil. En iyisini seçmek çok kolay bir işlem oysa ki, burdaki gibi umarsızca tam olarak kişinin tez konusunu yazma cüreti göstermek gerekmiyor genel başvuruya açık ilanlar vermek. Mimarlık ve Şihir Planlamaya verilen "kanser ilacıylan çalışmış olsun pls" ilanının gülünçlüğüne söyleyebileceğim bişey kalamıyor. Sırf rezillik.

Araştırmaya bir sinirle başladığımdan, ilanın resmi yazısını bulduğumda dahi tam olarak okumamıştım. Twitter'dan Alican'ın uyarısıyla dikkat ettim, ilanların yarısı bariz şekilde kişiye özel.

Mühendislik Fakültesinde daha çok anahtar kelime yazmaları lazımdı, tek bir kişiye indiremedim. Beslenme ve Diyetetik'e alınacak olan kişilerin 3'ünü bulamadım, veteriner aranması dikkatimi çekti fakat emin değilim belki ihtiyaç oluyordur ve gerçek bir ilandır. Aranan dördüncü kişiyi kongre sunumunda (sayfa 185) iki isim geçtiği ve bu isimlerden sadece biri ilanda yazdığı gibi Histoloji-Embriyoloji bölümünden olduğunu için, onu Mine Yaman sanmıştım. Ama Mine Yaman hali hazırda Fırat Üniversitesi'nde Yard. Doç. ve YÖK'teki doktora tezinin ilandakiyle alakası yok. Onun yerine Mine Yaman madem bir hoca onun tez danışmanı olduğu tezleri arattım. Posterde adı geçen ikinci isim çıktı: Tuğba Parlak Ak.


Tam olarak istenildiği gibi...

İktisat ve Edebiyat Fakültelerindeki ilanlara o kadar çok sonuç çıkıyor ki, konuyu bilmediğimden tam olarak hangisini kastetmiş olabileceklerini (!) kestiremiyorum.

Gıda Teknolojisi Bölümüne alınacak kişinin anahtar kelimelerini eksiksiz girdikleri için bulmak hiç zor olmadı. Karşınızda Güzin Pıhtılı ve ilanda adı geçen tez konusu.


İnşaat Bölümüne alınacak isim haberlere konu olan fizikçi-kanserci-mimar arkadaşla aynı soyadını taşıyan Murat Korunur. Aşağıdaki Murat'ın ilana hiç çekinmeden eksiksizce yazılmış tez konusu


Çok devasa rastlantı eseri fizikçi-kanserci-mimar Sibel Korunur (kızlık soyadıyla Zeydan) ve Murat Korunur (CV) Dicle Üniversitesi'nde araştırma görevlisi. Ultra süper bir başka rastlantıya göre ikisi de Fizik Bölümünde araştırma görevlisi. Bu kadarı olur. Bir de karı-koca çıkıyorlarmış. Vay be.

Meğersem karı-koca aynı üniversiteden aynı üniversiteye gitmek istemişler. Ayrı gayrı olmaz tabi. Evliler sonuçta. Bilim dediğin, akademi dediğin evli insanların rahatı için çalışmalı onları birbirinden arabayla sadece 5 saat uzaklıkta iki ayrı yerde öğretim görevlisi yapmamalıdır. Tabii. -delirdim-.

Hatta bu uğurda üniversite kadrosunu saçma sapan şekilde işgal etmeli, YÖK'e enayi gibi (**) saçma saçma ilanlar verdirmeli ve o kadroda gerçekten hakkı olan insanları ezip geçmeli, haberlere mimarlık fakültesine aranan kanser uzmanı olarak geçmeli, insanların diline düşmeli, akademi için bilim için onca uğraşan didinen insanları hiçe saymalı. Yine delirdim. Yüzsüzlük, hak çiğneme, istediğin gibi at koşturma, akademiyi ordan oraya istediğin gibi kocacığınla atanabileceğin memuriyet sanma hepsi var.

Hayır, bunun cezası da yok. Yani, en çok "la git doğru düzgün ilan ver" denilir üniversiteye. Bu kadroları talep eden ve yaratan kişilere bişey olmadı, olmuyor, olmaz. Kişiye özel ilan açmacılık o kadar çok oluyor ki, ancak mimarlığa alınan fizik doktoralı kanserci gibi saçmalığın daniskası göze batarsa eğer haberimiz oluyor. Kalanı, mutlu mesut. Çocuklar da başardık iyi okulları kazandık sansın. Hocaları aşağılık birer hilekar.


Önemli bir ekleme: Murat Korunur aynı zamanda intihal nedeniyle ArXiv'den 14 makalelesi çekilen biriymiş. Kaynak: http://arxiv.org/new/withdrawals.aug.07.html



(*): Yanlış bilmiyorsam tezler "zorunlu olarak" dışarıya açık olmadan sadece özetiyle yayınlanıyor. 2 yıl sonra yazar uğraşır didinirse tez tamamen erişime açık hale geliyor. Bu sebepten öğrencilerine aynı tezi farklı başlıklarla kopyalatan hocalar mevcut duyduğum kadarıyla.

(**): YÖK'ün çok mükemmel ve var olması gereken bir kurum olduğunu düşünmüyorum. Madem atamalar YÖK üzerinden yapılıyor, adil olmalıdır diyorum.

3 Ocak 2013 Perşembe

Strelitzia reginae

dursun bir kenarda. güzel bitki. adını unutuyorum sürekli.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Bilim süper şey lan

Şimdi, diyelim ki DNA sentezlemek istiyorsun. Ama hücre dışı biraz zor oluyor. DNA replikasyonunda görevli onyüzbinmilyon maddeyi deney tüpüne koymuyorsun -çok zahmetli çünkü. Fakat bu sefer garip koşulları olan bir ortam oluşuyor. Mesela DNA'nın iki zincirinin birbirinden ayrılması için 92 dereceye çıkartman gerekiyor. -DNA epey sağlam bir yapı (şırıngadan geçirdiğinizde minnak parçalara ayrılan fiziksel yapıya ve 92 dereceye bile dayanan kimyasal yapıya sahip. [karşılıklı bazları bağlayan Hidrojen bağı yüzünden bu kadar ısıyı emebiliyor. Guanin ve Sitozin arasında 3 tane hidrojen bağı var, öyleyse G-S zengini DNAlar daha sağlam olur]).

Hücre dışı ortamında -in vitro deniliyor- bu yardımcı maddeler arasında elzem birine ihtiyacın var; enzim.

(Bilgi tazelemece; enzimler reaksiyonları gerçekleşmesi için ihtiyaç duyduğumuz moleküllerdir ayrıca süper yüksek ısı gerektiren reaksiyonları makul seviyeye indirirler. Bilgi 2; enzimler genelde 40 derece üstünde bozulur ve bir daha çalışmaz)

DNA sıcaklık düşürüp-arttırınca birleşip-ayrılabiliyor. Öyleyse bunun için enzime gerek yok. Yeni DNA zinciri oluşturmak için elinde primerlerin var (böyle bir kaç baz -adenin, guanin, sitozin, timin- yanyana duruyor. DNA'nın tek zincirinin mini minnacık parçası olarak düşün) primerlerden kalan boşluklar için nükleotidlerin falan var. Fakat bu primerlerin birbiri ardına gelmesini ve esas ipliğe bağlanmasını sağlamak için enzime ihtiyacın var -ısıyla bişeyle olmuyor o.

İyi tamam, enzim koyalım. Polimeraz var bunun için. Polimerazı koyduk. DNAyı 90 derecede açtık, sonra dereceyi düşürdük (çünkü yüksek derecede zincirin açılmasına neden olan şey -ısılar, bağlar falan- primerlerin zincire bağlanmasını da engelliyor.). Tepkime ilerliyor mu, hayır. Çünkü içine koyduğumuz enzim 90 derecede bozuldu (denatüre). Öyleyse tekrar enzim koyup tekrar devam edelim. İn vitroda DNA sentezi 50 derecenin altına hiç düşmüyor ki -hiç rastlamadım- o enzim yine bozulcak. Ne yapmalı?

40 derecenin üstünde havale geçirince kalıcı hasar oluşmasının sebebi bu enzimlerin bozulması olayı. Peki yüksek ısılarda yaşayan canlılar yok mu? Çöl? Geç onu, hayvanlar o ısıyı hissetmemek için türlü savunma geliştirmiş. Hayvanlar zaten olmaz. Çok özelleşmişler. Yaşayabildikleri ortam belli. Daha ilkel bişey gerek. Bakteriler? En yüksek ısıda hangi bakteri yaşıyor? Gayzer gibi süper sıcak ortamda yaşayan bakteri bulmuş bilimin süper insanları. Adına Thermus aquaticus demişler. Başka kimselerin yaşayamadığı çok rahatsız (stresi bol) ortamda yaşayabilen Deinococcus-Thermus bakteri sınıfına aitlermiş. 50 derecenin altında ölen bu bakteriler sıcakta çoğalabilirlermiş (DNA replikasyonu gerçekleşiyor demek ki), peki nasıl?

Thermus aquaticus, polimeraz için kendine has bir enzim geliştirmiş. Bu enzim suyun kaynama derecesine ulaştığı halde bozulmuyormuş. Thurmus beyler hanımlar pek mutlu hayatlarına devam ediyormuş.

"E kullanılalım biz bunu!"

Bilimin güzide insanları almışlar enzimi bakteriden. İn vitro ortamda denemişler. 90 dereceyi aşmışlar, düşmüşler, tekrar aşmışlar, tekrar düşmüşler (20-30 kez tekrarlanıyor bu işlem), replikasyon devam ediyor. Enzime bişey olmamış.

E süper bişey bu? Herkesler yararlansın değil mi?

Bakterinin baş harflerini Taq olarak kısaltıyorlar, Taq polymerase enzyme olarak pazarlıyorlar :/ Azcık tuzlu bir fiyata.

-Şimdi aklıma geldi. Enzimin sekansını alsak, kendimiz enzimi yapamaz mıyız? Veya direkt bakteriyi satın alsak? -Hazırı varken ne gerek var.

Labda Taq'ı hep kullandık. Polimeraz olduğunu öğrendim. Fakat böyle bir hikayesi olduğunu bilmiyordum. Zaten DNAnın 90 derecede bozulmadığını öğrenince enzimin o derecede bozulmaması ilgimi çekmemişti, sorgulamamıştım :( Yanlış yapmışım.

Bilim güzel şey.

MIT'nin açık dersleri var iTunes'da. iTunes'dan nefret ediyorum. Geçen yıl Stanford'ın derslerini dinlemek için yüklemiştim. Programı hiç kullanamadım, deli oldum sildim. MIT'nin yüzü suyu hürmetine kullanıcam biraz. Şu link çok güzel, http://www.openculture.com/freeonlinecourses

ODTÜ'nün açık derslerinde biyoloji yok ya. Gıcık. http://ocw.metu.edu.tr/

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Sen hiç ateş böceği larvası buldun mu?

Yazın bir gece, rektörlük-yemekhane arası merdivenden geçiyordum. Lambalar ya yoktu ya da çalışmıyormuş. Merdiven ilk birkaç adımdan sonra gözükmüyordu. Yolumu değiştireyim diye düşünmüşken -köpekler çok saldırgan oluyor- karanlığın ortasında, kıpırdamayan yeşil noktalar gördüm! Ateş böceği aklıma geldi bir tek, değilse bile karanlıkta parlayan herhangi bir canlı! Hala heyecanlı (:

Karanlıkta eğildim. Işığı elime almaya çalışıyorum ama, hiçbir şey görmeden! Başka bir canlı olabilir, daha büyük bir şey olabilir, üstelik kaçışmıyor. elimi toprağa daldırıp bir şeyleri elime aldım, yeşil nokta elimde fakat hala ışık yok onun ne olduğunu göremiyorum.

Şöyle bişey bahsettiğim;


Merdivenleri görmeden ezbere çıktım. Işığa yaklaştıkça elimdekinin bildiğim ateşböceği olmadığını ve bir sürü toprak aldığımı gördüm :/


Kanatları nerde bunun?

Larvaymış meğersem. Bir kaç gün boyunca onu beslemeye çalıştım. Sümüklüböcek, salyangoz (ikisi aynı şey değil) ve diğer yumuşakçaları yerlermiş. Etrafta bi tane bile yumuşakça bulamadım iyi mi? Ben de saldım onu dışarı :/



Ateş böceği besleme maceram da böyle bitti.

Karıncaaslanı (Karınca Aslanı?)

Önce arkadaşım öldürüp (o insan ya, bütün böcekler insanları yemeğe programlı ya, her gördüğü böceği öldürmeli ya) kuruttuğu böceği gösterdi, yusufçuk gibi bişey dedim.



Karıncaaslanı, Myrmeleontidae, Bilkent, Ankara

Sonra Acaib-i şunun ne olduğunu soruşturuyordu, yine yusufçuk dedim.

Palpares libelluloides (Linnaeus, 1764) Takım; Neuroptera (Sinirkanatlılar), Aile; Myrmeleontidae (karıncaaslanı) dediler.

Larva halini görsem, ergininin bu olacağını düşünmem. Kum içine tuzak kuruyor. Karıncalar tuzağa düşürüyor ve onları ham yapıyor. O yüzden karıncaaslanı (karınca aslanı?)

Tümbaşkalaşımlı böcekler (Endopterygota)içinde pul kanatlıları, kın kanatlıları, zar kanatlıları biliyordum, sinir kanatlılar ve çift kanatlılar da varmış. Sinekler (Diptera, çift kanatlılar) 2 kanatlı, arılar (zar kanatlıların içindeler) 4 kanatlı, hep karıştırıyorum bunu. 

İmlaya takıldım ben. Karınca aslanı mı, karıncaaslanı mı?
Akreplerin karınlarında tarak varmış, çok hassasmış, karşı cinsi bulabilirlermiş böylece, yeri anlarlarmış. Doğuda gece dışarda yatılcaksa etraflarına yün yayarmış insanlar, akrepler huylanıp kaçsın diye.

İnsecta için anahtar arıyordum oysa ki. Omurgasızlar dersinin (Hacettepe'den yürüttüğüm) notlarında anahtarlar vardı. İnsectayı almamışlar hiç. Çok mu kalabalık geldi ne.

Çıyanlar zehirliymiş. Çıyanlar yayvan olurmuş ve her segmentinden birer çift ayak çıkarmış. Kırkayaklar boru gibi yuvarlak olurmuş, her segmentinden ikişer çift ayak çıkarmış. Zehirli olup olmadığı yazmıyordu. İnternetlerin dediğine göre genelde değillermiş.

Kamçılı akrepler akrep değilmiş, kamçılı akrepmiş.

Böğüler çok şirin.

İngilizce okumaktan çokça sıkılıyorum. İnsecta (böcekler) anahtarı bende yokmuş diyince bir sürü arkadaşım bişeyler yolladı. Hepsi İngilizce, canım okumak istemiyor. Anlamadığımdan değil, yılın 9-10 ayı sadece İngilizce okuyorum, duyuyorum, bazen dinliyorum, konuşuyorum falan. Sıkılıyorum bazen. -Buna rağmen dinlediğim müziklerin büyük çoğunluğu İngilizce, dinlerken söylüyorum bile.-

Geçen gaza geldim genetik çalışmaya başladım. Önümüzdeki dönem genetiğe giriş dersi alıcam. Derslere öncesinde okuyup çalışmadımsa kafamı veremiyorum. Kaset sarıyor ama bant çoktan kopmuş oluyor. Hoca durup bir önceki cümlemi tekrarla dese hebele hübele yaparım :/ Neysem, başlayayım vaktinde dedim -derslerin başlamasına 1 ay kaldı benim en az 7 dersim olacak ki 10 olucak umarım ki, korkarım ki.- sonracığıma nerden başlayayım? Binlerce e-book, hepsi İngilizce. Hangisini kullanıcağımızın pek bir önemi yok, en fazla derste anlatılmayan bişeyi öğrenmiş olurum. Peki hangisini seçtim? Hacettepe'nin ders notlarını açtım, genetiğin tamamını okudum, İngilizce not aldım. İngilizceyi okumak çok sıkıcı geldi :/ Dönem boyunca yapcam onu zaten.

Meyve sineklerini inceledikten sonra, onlar hala baygınken suya -ah morga- atcakmışız onları.

Buraya daha çok şey yazmalıyım.

Seçmeli derslerime karar vermeliyim. Karar vermeliyim, almaya çalışmalıyım, dersimin uymasına bakmalıyım. Çok iş. Lise çok kolaydı ya.

20 Temmuz 2012 Cuma

ODTÜ'nün kelebekleri - 002 Bahadır

Eneeem!

Kocaman büyükçenek bir kelebekçik geçti önümden. Kaplan kırlangıçı tekrar görmek istiyorum ya, bir acaba geçti. Takip ettim. Kelebek çalısı üzerinde durdu. Kırlangıçkuyruk değil. Daha önce kitapta gördüğüm bişeylere benziyor, fakat gözlerinle görmediğin sürece kitapta gördüğün herşeyi birbirine karıştırabiliyorsun :/ Kitap (Türkiyenin Kelebekleri Doğa Rehberi - Ahmet Baytaş) yanımda değildi o an. Mümkün olduğunca ürkütmeden, her hareketini izledim ^^ Fotoğrafını da çektim, ama işte bazen her yeri gözükmüyor, türe inmek için tek bir noktaya, beneğe ihtiyacın oluyor ve maalesef o bölgeyi çekememişsin falan. Gözünle görmek daha güzel ^^ Fakat bu sefer unutabileceğin şeyler var falan :/ Ne çok canlı var yahu!

Eheh, güzelliğin bir sürü fotoğrafını ve...




Erkek bir Bahadır, Argynnis pandora, 19 Temmuz 2012, ODTÜ Endüstri binası arkası

... videosunu çektim ^_______^

video

Kelebek çalısının çiçekleri tam onun diline göre. Her birini tattı, sonra başkasına kondu.

Çok sevdim kendisini. Bir daha görmek ümidiyle.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Kısa dönemli arzu ve istekler

Twit attım sonra düşündüm, tek isteğim bu değil ya.

Daha cDNA ne işe yarar öğrenmiş değilim, yarın cDNA'den realtime PCR yapıceğmişiz. PCR, polymerase chain reaction, Türkçesiyle PZR, polimeraz zincir reaksiyonu -çok Türkçe-, elindeki minnacık DNA'yı çoğaltmak için yapılan bir işlem, diye biliyordum ben, bakteri ve RNA çoğaltmak için de kullanılıyormuş. Araştırmadığım bir sebepten (!) RNA olduğu gibi çoğaltılamazmış, cDNA yapıp ondan PZR'ye geçmek gerekirmiş ve ben cDNA protokolünü yarım yamalak anlar gibi yaptığım halde, tam olarak ne yaptığımızı ve ne yapmaya çalıştığımızı araştırmış değilim. Mikrobiyolojiyi almadan staj yapmak çok zor gerçekten. Okuyarak kapatılabilir, şu an bulunduğum konum sayesinde -o kadar bilinçsiz değilim- fakat mükemmel tembelliğim sayesinde, günde 2-3 makale okuyabilecek vaktim olduğu halde, işime yarar makaleyi değil, alelade, önüme çıkan herhangi bir yeni yazılmış makaleyi okumayı tercih ediyorum. Ben gerçekten işimi seviyor muyum? Pratikte evet, her ne yapıyorsak, o yaptığım şey çok eğlenceli geliyor, fakat manyak mıyım ne, literatüre hakim olmadığımı bildiğim, bunun bir eksiklik olduğunu bildiğim halde, araştırmıyorum. Araştırmamak? Bilimle uğraşan kim araştırmaz yahu? En temel taşı bu. Geçen senenin başında yakama yapışan tembelliği suçlar gibi olsam da, beni değiştirmek benim elimde değil mi ya? Bahaneye ihtiyacım var mı cidden? Bahanem olursa yaptığım -yapmadığım- şeyi meşru kılar mı :/ Meşru değil de kelime, şu aralar kelime dağarcığım harbi dar. Neysem, cDNA, realtime PCR ilk iş öğrenilmesi gerekenler.

Dumanlı apolloyla, küçük beyaz meleğe takmış durumdayım, ama az bekleyebilir.

Kaplan kırlangıçkuyruk görmüştüm, keşke tırtılını bulsam da gördüğüm şeyin gerçekten kırlangıçkuyruk olduğunu anlasam (çok hızlı uçuyor yahu, kelebek dediğin az yavaş olur!).

Bir sürü yeni bitkicik çıktı. Elimdeki ODTÜ Kampüsü Kır Çiçekleri Rehberi kitabı bir miktar eski ve kaynak olarak bi onu kullandığımdan -koskoca kütüphane var oysa ki- gördüğüm şeylerin ne olduğunu çözemiyorum.  Hezarenler açmış durumda haftalardır, bugün ancak fotoğrafını çektim. Bir de kameram iyi değil ya (telefon, demek istedim) o haliyle çekmek istemiyorum. Bir de daha önce dediğim gibi, ODTÜ'nün insanları bi manyak. Evet yere eğilmiş toprağın fotoğrafını çekiyorum, n'olmuş?

Sonram, Yalıncak'a çıkıcam. Bu sefer çıkıcam! Kameralı veya değil, bir görücem oraları. Ne deli kelebek yapmıştır şimdi. Hayatımda görmediğim börtü böcekler falan. Lohusa çiçeği (Aristolochia) varmış kampüste, yazın açmış olması gerek. Onu bari görsem. Arı rolü yapan sinekler falan var ^^ çoğtatlı.

Yelkovan adında bir kuş olduğunu öğrendim geçende. Fotoğrafını çekemedim. Gözükmediler.

Ev kırlangıcını tanıyabiliyorum artık.

Toygar dediğin serçedir, hala.

Hacettepe'den ayrılmadan hemen önce 4 sınıfın da ders notlarını çekmiştim paylaşımdan, hehe (sevgili Mehmet Ali hocam, söz kimseyle paylaşmıyorum onları, hem henüz hala öğrenciydim o zamanlar :P). İçinde mikrobiyoloji de var, onu okuyayım. Bilmediğim ÇOK şey var :(

Dinsel inançlar ve düşünceler tarihi diye bir kitap almıştım. İyi güzel de, farketmeden 3. cildini almışım (yuh). İlk konu orta asyada dindi. E çocukluğumdan beri anlatılan şeyler (içinde işlerine gelmeyenlerini anlatmamışlar ama) haliyle sıkıldım. Güzel kitap yine de, insan döne döne yine aynı inançlara dönmüş ya -din bazlı değil dediğim, atıyorum, ölülerin yaşaması- ilginç geldi, kitabı bir haftadır okumuyorum -_- onu okuyup bitireyim, diğer ciltlerini alayım.

Bitkilerin nasıl kurutulacağını Hacettepedeyken meraktan öğrenmiştim. Zooloji labında alkole yatırılmış böcekler incelemiştik neredeyse yarım asırlık. Bazı omurgalı ve omurgasız hayvanların alkolde yıllarca saklanabileğini biliyorum. Ama mesela, yusufçuklar, çekirgeler, arılar falan alkolün içinde erimişti. Yanlış saklanma koşullarından mı yoksa onları alkole yatırmamak mı gerekir bilmiyorum. Bir de yapısal pigmentli olmayan canlılar (yani renkleri ışığın tabakalarda farklı derecelerde kırılmasıyla oluşan canlılar) alkole yatarsa rengini kaybeder (yani renkleri pigmentlerle sağlanan canlılar, pigment alkolde çözünüyor). Tüm bildiklerim bunlar. Bunların üstüne ek yapıp bulduğum börtü böcüğü heder olmayacak şekilde saklamayı öğrenmek istiyorum.

Tırtılları ve larvaları takımlarına kadar ayırabileceğim bir kitap falan bulmak istiyorum. Bulduğum şeyin ergini ne olur hiç bilmiyorum ben ya. Geçen ateş böceği larvası buldum mesela. Gece parlamasa onun ateş böceğine dönüşeceğini hayatta düşünmezdim. İlle 8 hafta boyunca larva mı beslemeliyim -_-


Sanırsam bu kadar. Yavaş yavaş gelecek dönem alacağım ders içeriklerine göz aşinalığı kazansam iyi olacak sanki. Epey ağır bir dönem olacak :/

Tekrar inek olmak istiyorum. İnek olmak iyiydi ya. Tembellik kötü.

12 Haziran 2012 Salı

Okunası; homeopati nedir?

Homeopati adını ilk kez Acaib-i Alem'den duymuştum. Aşılarla ilgili bir konuydu. Aşıların gerçekten yararlı olup olmadığına dair İngilizce bir yazı vardı sanırım. Homeopatların zararlarını yararından çok bulduğunu o yüzden aşı olmayı reddettiklerini, Anadoluda epeyce homeopat bulunduğunu söylemişti. Tuhaf bulmuştum ama homeopati nedir araştırmaya vaktim olmamıştı (ah şu tembellik!).

Şurda güzel bir yazı var, aşı konusuna değil, başka şeylere değiniyor:

Yalansavar - Tavşanın suyunun suyu -1; Homeopati nedir ne değildir?

7 Haziran 2012 Perşembe

Neden doğmuş olan herkes, doğmuş olmayı istemek zorunda?

Merhabalar,

Hadi karışmayayım, yazmamayayım demiştim. Ama bu kürtaj olsundu/olmasındı tartışması beni eğeyce ilgilendiriyor. Hem bu tartışma benim bedenim üzerinden yapıldığı için, hem de kürtaj olamamış bir annenin çocuğu olduğum için.

Annemin babanesi, kızlar okumaz diyerek 5. sınıftan sonrasını okutturmamış. Aynı kadının, doktora gidilmez diyerek 2 torununun ölümüne neden olduğunu da belirtmek gerek. Kendisini pek sevmem. neyse.

Annemin babası hadi bir nebze, annesi ise hiç eğitim görmemiş. Babası sürekli şehir/ülke dışında çalıştığından annesiyle büyümüş. Ananem kendi bildikleri ne kadarsa ancak o kadarını öğretmiş çocuklarına. Yani annem pek eğitimli bilinçli biri sayılmaz.

Babamla evlendiklerinde nasıl çocuk yapılmadığını bilmiyormuş. İstemezsem olmaz sanıyormuş. Babam biliyormuş, da, annemin uzun süre çocuk istemediğini bildiğinden ve kendisi kocaman büyük aileleri sevdiğinden anlatmamış anneme. Bi kere hamile kalmış, hamile olduğunun bile farkında olmadan düşmüş bebek. Annem doktora sormamış nasıl bebek oluyor diye, kaza oldu sanmış. Bir iki ay sonra tekrar hamile kalmış. Kullandığı bir ilaçtan dolayı kalp kapakçığı eksik olan abim doğmuş. İlacı veren doktora dava açmaya kalkıştıkları gün doktor ölmüş. Sağlık masrafları yüklüce bir çocukla kala kalmışlar. Üstelik doktorlar 5 yaşına kadar anca yaşar demiş annem babam iyice tırlatmış. Uzun süre çocuk yapmamaya karar vermişler. Babam korunmaya başlamış, o sıra ilaçla doğum kontrol ne kadar yaygındı, ilaçları babamın maaşının iki katı olan abim varken bir de ona para verebilirler miydi bilmiyorum. 2 yıl sonra bir şekilde, yanlışlıkla hamile kalmış yine annnem. Ama babam zaten korunuyor ya, hamile olduğunun farkına varmamış. Bir de şans bu ya, rahime tutanamayan bir bebekmişim, rahime yerleşmeye çalıştıkça kanatıyormuşum. Bu kanama yaklaşık regl zamanlarına denk geldiğinden annem hamile olduğunu anlayamamış. Hamilelikte normalde kanama olmaz, ne bilsin. Diğer sorunlar varmış, işte kusma vs, ama artık öyle istemiyormuş ki hamile kalmayı, böyle bişey olabileceğini düşünmek bile istememiş.

Ben 5. aylıkken dayanamayıp doktora gitmiş. Doktor hamile oldğunu söylemiş, annem çıldırmış. Kürtaj olmak istediğini söylemiş, doktor 5 aylık olduğumdan mümkün olmadığını söylemiş. Ağlamış zırlamış ikna edememiş, başka doktora gitmiş. Diğer doktorun kürtaj yapmadığını söylemiş. Doktor biraz çakallık yapmış, rahme yerleşemeyen bir bebek ve onu düşürmek isteyen bir anne var karşısında. Ama yasal sınırı geçeli 2 ay olmuş. Doktor anneme iğneler vermiş. Bunları olursan çocuk düşer, ama düşmezse artık doğurmak zorundasın. İnanmış annem, kullanmış 2 ay boyunca. Fakat doktor benim için vitamin ilaçları vermiş meğersem. 7. ayda annem farketmiş durumu. Mecbur, doğurmaya karar vermiş.

İşte o zamandan sonra seni sevmeye başladım diyor da ona hiç inanmıyorum. Doğumdan sonra doğum sonrası depresyona girmiş. Düşün, bir yanda doktorların ölecek dediği çocuğu, bir yanda istemediği başka bir çocuk. Hiç uyumayan, yemeyen, hep hasta, hep mızmız bebeklermişiz ikimizde, hiç yardımcı olmamışız yüklerini azaltmaya. İnanmıyorum diyorum ya, çocukken bişey vardı, bi eksiklik vardı. Onların benim ailem olduğunu kabul edemiyordum. Kapıyı çalıp beni gerçek aileme götürmeye gelmiş hemşireyi bekledim yıllarca. Bu fikri nasıl buldum hiç bilmiyorum. Okula bile başlamamıştım. Annemin benim annem olduğuna inanmadan büyüdüm gittim. Ben 10 yaşındayken doğum sonrası depresyonda olduğu farkedildi. Ben 16'ma geldiğimde zorla bana prensesim demesini istemiştim. Genelde adım dışında bişeyle bana seslenmezdi. Güzelim, tatlım, şuyum, buyum hiç demedi zaten. Çocuklar fark eder, minnacıkken bile, kimlerin onu sevip kimlerin onu sevmediğini farkeder. Ben maalesef istenmediğimi farketmiştim, durumumuz zaten iyi değildi, abim 10 yaşına kadar, doktorların sorunu kalmadı dediği güne kadar sürekli hastaydı. Ve ben kendimi fazlalık, bir yük gibi hissediyordum. Ailemden hiç birşey istememeye hatta yemek yememeye başladım. Zaten iştahsız bir çocuk olduğum için farkedilmedi bu. Sonra büyüdüm, annem yaptıklarının daha farkında olmaya başladı. Benimle ilgilenmeye, dertlerimi sormaya başladı. Onca yıldan sonra o kadar yapay geliyordu ki bana, hala öyle, sadece sorduğu kadarını anlatmaya, onun ilgilendiği kadar kendisiyle ilgilenmeye başladım. O zamanlara kadar (16-17 yıl kadar) bi kere derdimi anlatmadığım annem bir anda çark etmişti, ailenin gerçek kızı olduğumu kabullenmiştim. Hala içime sinmediği için mutlu değil, ama idare eder. Bir şekilde düzelmesi lazım.

Çocukken annemin doğum kontrol haplarını buldum. Artık bebeğin nasıl yapıldığını biliyor. Bildiğim kadarıyla benden sonra bir daha hamile kalmadı. Ben 10 yaşındayken kanserden rahmini aldırdı, zaten o zaman anlaşıldı depresyon. Daha erken, ben 7 yaşındayken evde 3. kardeşimizi (ki yok) aradığı için gittiği psikolog depresyonu niye farkedemedi anlamadım.

Diyeceğim o ki, sorun doğurmak değil. Yaşama hakkı var diyorsunuz, ki buna da pek inanmıyorum, ne tür bir yaşamdan bahsediyorsunuz? Şuan hayatım idare eder düzeyde, nefret ettiğim çocukluğumdan kat be kat iyi halde olsa bile, hiç doğmamış olmayı dilerdim. Hasta çocukları olan fakir bir aileye ikinci çocuk olmamak isterdim. Yaşadıklarımın hiç birini yaşamamış olmayı dilerdim. 16 yaşına kadar aileden biri olduğu manen kabul görmeyen çocuk olmak istemezdim. Zorda kalındığı için doğmuş olan çocuk olmayı istemezdim. Ama oldu. Hani soruyorsunuz ya, ya o çocuk yaşamak istiyorsa diye. Ya o çocuk yaşamak istemiyorsa?

Doktor beni gizlice, 5 ayllıkken alsaydı, emin olun, ona teşekkür ederdim.