20 Nisan 2010 Salı

Amaç

Her zaman zorlandım şu konuda "düzgün bir başlık seçmek". Yazdığın 2 sayfalık kompozisyonu özetleyecek söz öbeği bulmak... Anlatmaya bağımlı birinden anlattıklarını kısaltmasını istemek? En fazla 5 kelimeye düşürmek, fakat yazıyla konu birliğini korumasını zorunlu tutmak, ilgi çekici olmasını istemek ama gizemini korumasını şart koşmak? En vurucu ve en uygun olan söz öbeği... Cümle değil. Her neyse.

Yazmayalı çok olmuştu. Özlemişim.

Ha, niye düzen hastasıyken, her şeyi tam ve bütün tutma konusunda ziyadesiyle pimpirikliyken her konuyu eften püften sebeplerle parçalıyor ve kategorize etmeye çalışıyorum? O da düzen "açlığının" bir parçası. Bu bununla ilgili yazı, çizim, düşünce, bunu şuraya koy, o başka onu öbürüne koymalısın, şu her ikisiyle alakalı şunu ne yapacaksın? Olabildiğince bütün bırakmak aynı anda içindeki kum tanelerini ayırmak, taneleri ayrı değerlendirmek... Biraz tutarsızlık, biraz çelişki, biraz kafa karışıklığı...

Neyse, buranın amacı farklı olacak diğerlerinden, yine.

"Hayatımın amacı" düşüncelerine uzaktım oldum olası. Yuvarlanıp giden kendinden momentli bir hayatım vardı nasılsa. Ben kılımı kıpırdatmasam da kıçımı yırtsam da hiçbir sonucu değiştiremediğimden koy vermiştim. Hala o düşünce devam ediyor bende fakat bir umut çabalayayım diyorum (deme aşamasındayım evet). Dağınık ilgi alanları, çabuk sıkılma, çabuk pes etme, çabuk piştiğini sanma ve bırakma, aynı konu üzerinde uzun süre vakit geçirememe, amaç belirleyememe, pembe gözlüklerle bakma, her şey olacağını bulur zaten tembelliği ve benzeri sebeplerden kesin, net, değişmeyecek ve gerçekten tutkulu olduğum ve olmaya devam edeceğimi düşündüğüm samimi hiçbir alan bulamamıştım. Çocukluktan beri dansözlükten başlayıp mimarlığa ve hatta iki üniversite bitirip iki ayrı meslek sahibi olmaya kadar birbirinden bağımsız, ilginç, saçma, uçuk hayallerim vardı. O zaman çocuk olduğum için, notlarım zaten kendiliğinden iyi olduğu için (zeki ama tembel, ani yapılan sınavlarda bile 100 alan inek öğrenci modeli), büyüyene kadar çok vaktim olduğu için, o yaşlarımda hiç plan yapmam gerekmediği, hiçbir şeyi saplantılık derecesinde istemediğim için, hatta hayal etmek dışında ciddi anlamda istediğim hiçbir şey olmadığı için (en basitinden bir oyuncak veya abur cubur bile istemeyen bir çocuk düşünün, sahip oldukları çok az sahip olmayı istedikleri çok fakat nasıl istenilmesi gerektiğini bilmiyor? Babası eve renkli leblebi getirirse yiyen ama sevdiği halde babasına bana leblebi al demeyen, gayet uslu puslu biricik çocuk) belli bir amaca yönelmek hayatıma yol vermek aklıma bile gelmemişti. Aklımın erdiği yaşlarda ise hayatı beni takmayan kendi bildiğini okuyan döngüsel bir güç yerine koyduğumdan benim ne istediğim, neyi arzuladığım veya neye ulaşmak istediğimin bir önemi yoktu bana göre. Bir şekilde tüm her şey (çok kullanıyorum bu lafı değil mi? Ama her şeyi; düşünceleri, duyguları, her türlü maddesel etkileşimleri, soyutlukları, evrendeki hissettiğin ve varlığından haberdar olduğun her şeyi başka hangi kelimeyle tanımlayabilirsin?) yoluna girecekti benle veya bensiz. Düşünmeyi unuttuğum ise o girecek olduğu yoldu. Hangi yol? Benim için nasıl bir yol? Gerçekçi olmak zorunda hissetmek kanımda var. Hayallerim var, dolayısıyla pembe gözlüklerim. İkisi birleşince hoş şeyler çıkmadı çok bocaladım. İlk kez zamanı kaybettiğimi anladım. Dünyanın Güneş etrafında turlamasına verdiğimiz soyut kavram “zaman” birden elle tutulur ve eskisi gibi göz ardı edilemeyecek önemli bir somut kavram oluvermişti. Zaman geçiyordu, bensiz. Ben oyun dışı kalmayı kabul etmiştim. Yedeklerde kalıp, takımım oyunu kazandığında bu kazançtan bir parça koparmak. Sanki kendi emeğimmiş gibi. Sorun şu ki, takımım yoktu benim. Tektim ve birdim. Arkadaş, aile, çevre bunlarla takım oluşmuyordu. Onlar sadece çevreydi ve çevresel etkilerdi. Bana gereken iç kuvvetdi ve dışarıdan etki görmüyordu maalesef.

İç hesaplaşmalar, zartlar zurtlar, hoş olmayan binlerce olay, zaman kaybı ve düşünce sonrasında bir ve tek düşünceye sabitlenebildim. Biyoloji! Haha böyle söyleyince ani oldu biliyorum. Fen bilimlerini hep severdim ama tutku derecesinde değil. Ansiklopediler sağolsun bilmek istediğim her şeyi anlattılar bana. Bilim insanı olucam dedim bi ara o da tutmadı. Niyeyse bıraktım. Liseye geldim. İlk kez bildiğimden daha fazlasının olduğunu öğrendim (ukalaydım –hala öyleyim- bilginin sonuna geldiğimi düşünüyordum mal mal). Biyoloji öğretmenim sayesinde özellikle biyolojinin sonsuzluğunu keşfetmiş ve o sonsuzlukta boğulmayı istemiştim. Ciddi anlamda boğulmak. Her yerimi kaplasın, her baktığım yerde olsun, her nefesimde olsun. Zaten öyle değil miydi? Biyoloji dediğin döngüler ve etkileşimlerden ibaret değil mi? Hayat gibi. Kelebek etkisini sindirmiş içine (ne bayağı deyim oldu bu kullanıla kullanıla, fakat her insanın anlayabileceği sığlıkta olduğu için[!] hala kullanıyorum); etkiler, tepkiler, her tepki yeni bir etki olduğu için onlara karşılık gelecek yeni tepkiler, başka tepkiler, başka tepkiler (bkz: hegel; tez-antitez-sentez). Müthiş zincir! Bazen başı sonuyla birleşiyor bazen farklı yollara çıkıyor. Sürekli. Sonsuz. Bitmiyor. Müthiş. Müthiş.

Özet; biyolog olmaya kadar verdim, hayatı sevdiğim ve bitmez sorularım dolayısıyla anlamaya aç olduğum için.

Belki yazın bitiminde biyolog olamayacağımı öğrenirim hüsranla. Olsun bu blog burada kalacak. Bu sefer “sonuna kadar” devam edicem. Silmem inşallah diye umuyorum (yavaşça kararsızlaşan cümle). Belki yamulturum biraz. Amatör olarak biyolojiyle ilgilenen biri olarak kalırım. Dedim ya, hala kendimi küçümsüyorum, davranışlarımın etki oluşturmayacağı düşünen eziğin tekiyim. Farkındayım. Blog burada kalacak. Biricik amacı bilgi vermek ve araştırmak olarak kalacak. Silinmeyecek (çok tutarsız düşüncelerim var, bunları yazarken bile temmuz gelip sonuçlar açıklandığında bir anlık öfkeyle burayı sileceğimi hayal ediyorum. Pfpf).

Öyle işte. Çok uzattım. Son olarak;

Merhaba!

0 yorum:

Yorum Gönder